Hayat Güzeldir

Sağlık & Güzellik & Kültür & Sanat

Dünyanın en ünlü tablolarından biri olan "Ağlayan Çocuk" hakkında garip iddiâlar var.

Şili'nin başkenti Santiago'da, bir cadılar bayramı partisinin afişinde -Türkiye'de de büyük ilgi gören ve hemen hemen her evde bulunan "Ağlayan Çocuk" tablosu kullanılınca, medyumlar ayağa kalktı..

Şili Medyumlar Birliği, "Ağlayan Çocuk" tablosunun, son 30 yılda dünyada lanet saçtığını ve Şili'de de en az 80 kişiye uğursuzluk getirdiğini söyleyerek tablonun yasaklanmasını istedi.

Medyumlar Birliği Başkanı, tablonun insanlara "yaralanma", "boşanma", "sevgililerinden ayrılma" gibi kötü şans getirdiğini söyledi.
Ülkenin en çok satan gazetesi "Lun", haberi manşetten vererek bu isteğe destek verdi.

Şili, şimdi "Ağlayan Çocuk" tablosunun kendilerine lânet ve kötü şans getirdiğini söyleyen insanların hikâyelerini konuşuyor.
Gerçekten Lânetli mi?

"Ağlayan Çocuk" tablosuyla ilgili "lânet" efsâneleri, yıllardır Avrupa'da dolaşıyor. Özellikle İngiltere'de, 80'li yıllarda etrafta bir efsâne gibi dolaşan söylentilere göre, bu tablonun olduğu evlerde yangın herşeyi kül etse de bir tek tablo sağlam çıkıyor.

İngiltere'de hiçbir itfaiyeci, bu nedenle tabloyu evine sokmuyor. 1985'te "The Sun" Gazetesi, bir kampanya düzenlemiş ve bir meydanda okuyucularını toplayarak bu tabloyu yakmıştı. İnanışa göre bu tablo bir eve asılınca, o ev mutlaka bir kez yangın tehlikesi geçiriyor.

İtalyan Bruno Amadio tarafından çizilen bu tablo 80'li yıllarda bir efsane olmuştu.

"Ağlayan Çocuk" Portresinin Hikâyesi

İtalyan Bruno Amadio tarafından çizilen bu tablo, 80'li yıllarda bir efsâne olmuştu.

Bragolin'in yaşamı hakkında çok bilgi yoktur. Pek çok ağlayarak karanlık geleceğini süzen erkek çocuk portresi, ona mâl edilmiştir. Söylentilere göre Venediklidir.

Şehir efsânelerine göre, 1985'de yanan bir evden tek kurtulan şey, bu çocuk portresi olur ve lânetlidir. Bulunduğu eve yıkım getirir. İçinde bulunduğu ev yansa bile, resme bir şey olmaz. İngiliz itfaiyeciler, pek çok yangında, bu tablonun röprodüksiyonlarının zarar görmeden kurtulduğunu öne sürmektedirler.

Hakkında pek yeterli bilgi bulunmayan bu tablo, "Cry Boy", "The Crying Boy" ya da "Die Weinenden Jungen" olarak bilinir.

İngiliz magazin basını da, 1980'lerde aylarca bu konuyu işlemişti.

alıntı

Rusya'nın Güney Sibirya bölgesinde 75 yıl önce ölen Budist Lama Daşi-Dorjonun çürümeyen bedeninin sırrı çözülemedi. Rus gazetelerine görede dünyaya gelen Dorjo, 1927'te Lotus duruşu adı verilen pozisyonda can verdi.

1955de mezarı ilk defa açıldığında Daşi-Dorjonun bedeni en ufak değişime uğramamıştı. Son iki yıldır Rus tıp uzmanları bedeni incelemek istedi. Rus Adli Tıp uzmanı Dr.Viktor Zvagin,;Daşi-Dorjonun bedeni canlı bir organizma gibi doku sıvısını kaybetmiyor. Bunun yanısıra eklemler de deformasyona uğramamış. Kol ve bacakları rahatça hareket ettirilebiliyor. Lamanın bedeninde mumyalanmış olduğuna işaret eden hiçbir kimyasal maddeye rastlanmadı dedi.


Kaynak: hurriyetim.com

İlginç Bilgiler

29/8/2009

- Eğer çok şiddetli hapşırırsan, kaburgalarından birini kırabilirsin.
- Hapşırmayı engellemeye çalışırsan, başındaki veya boynundaki damarlar yırtılabilir.
- Hapşırdığın sırada gözlerini açık tutmaya çalışırsan gözlerin yerinden fırlayabilir.
- Domuzlar vücut yapılarından dolayı hiçbir zaman başlarını yukarı kaldırıp gökyüzüne bakamazlar.
- Dünya nüfusunun % 50'si hiç telefonla konuşmamıştır.
- Çakmak kibritten önce bulunmuştur.

alıntıdır...

Malezya'nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan Senoiler,araştırmacıların düşüncelerine göre , ruhsal sağlıklarını ,sahip oldukları rüya kültürüne borçlular.

Dünyanın her yerinde görülen ruhsal bozukluklar ,Senoi yerlilerinde kesinlikle görülmemektedirler. Bedensel sağlıkları ise ,kendileriyle hemen hemen aynı şartlarda yaşayan diğer kabilelere göre çok daha iyidir;örneğin sıtma hastalığına onlarda hiç rastlanmaz.Yuzyıllardır hiç bir cinayetin işlenmediği, hırsızlığın olmadığı bu toplumda insanlar barış, işbirliği,kardeşlik ,huzur ve mutluluk içinde yaşamaktadırlar. Bu insanların nevroz ve psikozlara karşı doğal bir bağışıkları vardır.

Bizler biliyoruz ki , sevgi, yardımseverlik ve barış duygusu içinde yaşayanlar,ilahi kanunlar gereği en yüksek korunma içindedirler. Bunun ne şekilde sağlanacağı idareci planların organizasyonudur. Senoilere, diğer kabileler hic saldırmazlar büyülü bir güce sahip olduklarını düşünüp çekinirler.

Senoilere göre eğer rüyanızda tehlikeler içindeyseniz, dönün ve onunla yüzleşin.Eğer rüyanızda size zevk sunuluyorsa , durmayın kabul edin.Eğer biri size bir şey öğretiyorsa , onu dinleyin.

Etnoloji ve psikoloji dallarında Amerika'nın önde gelen bilim adamlarından biri olan Dr.Kilton Stewart yıllarca Senoilerle birlikte yasamıştır.Ona göre bu halk öyle gariptir ki ; sanki yabancı bir gezegenden gelmiş veya en azından yabancı bir gezegenden gelen bir haberci tarafından çok derin bir sekilde etkilenmişlerdir. Senoileri diğer kültürlerden ayıran özellik ;rüya kültürleridir. Bütün dünyaya örnek oluşturacak bir pratik rüya psikolojisi geliştirmişlerdir.

Senoilerin toplam nüfusu 12.000 olarak tahmin ediliyor ve esrarengiz biçimde bu sayı aynı kalmakta devam ediyor.Geniş bir alana dağılmış bir vaziyette,dağların otluklarında, küçük gruplar halinde yaşıyorlar.Bu otlukları temizliyerek tarla haline getiriyorlar ve bir kac yıl sonra toprağın verimi kaybolunca baska yere göçüyorlar. Senoiler günde ortalama 2 saatten fazla calışmıyorlar ve her 5 yılda da göç edip yeni yerdeki yasamlarını kuruyorlar.
Senoi kabilesinin günlük işleri arasında en önemli olanı görülmüş rüyaların değerlendirilmesidir.

Her çekirdek aile bir tür rüya kliniği oluşturur ve klinik her sabah kahvaltıda yeniden açılır.Orada herkese gördüğü rüya sorulur.
Aralarında genelde şöyle bir sohbet geçer:
"sen ne gördün bakalım ufaklık" diye sorar yaşlılardan birisi.
"Korkunç bir şeydi.Otların arasında gidiyordum,aniden karşımda bir kaplan belirdi"
"Ne heyecanlı,sonra ne oldu?"diye sorar yaşlı.
"Korktum.Mümkün olduğu kadar hızlı bir sekilde kaçtım .Kaplan beni kovalıyordu. Tam beni yakalayacağı sırada şansım varmış ki uyandım..."

Yaşlı Senoi cevap verir:
"Hımm.fena değil.Fakat daha iyi olabilirdi.Bildiğin gibi rüya kaplanı gerçek bir kaplan değildir.Sana hiç bir sey yapamaz.Eger onunla tekrar karşılasacak olursan, bu söylediklerimi düşün.O zaman kıpırdamadan dur.Korkuya kapılma,onun uzerine doğru yürü.Ve hala korkun geçmemişse bizi cağır,biz onu hep birlikte kovarız.Korkuyu yenersen kaplanı da yenersin.O zaman bir daha rüyalarına girmez,en azından bir düşman olarak girmez.

Bu Senoi rüya tekniğinin ana kuralıdır:Bir düşman karşısında, bir korku karşısında hiç bir zaman geri çekilmemek.Daima karşı koymak! Düşman karşı konulmaz ise yardım çağırmak ve yardım gelene kadar dayanmak.Rüya düşmanını öldürürsen o senin arkadaşın ve yardımcın olarak tekrar dirilir.

Simdi de Senoilerin kabus türünden bir rüyayı nasıl yorumladiklarına bir bakalım:

Bir çocuk ,bizlere pek yabancı olmayan"boşluğa kayma ve ya düşme rüyası" gördüğünü söylediği zaman ona şoyle denir:
"Mukemmel, bu görülebilecek en güzel rüyalardan biridir!"
Fakat çocuk itiraz eder:
"Bu mükemmel değildi,dehşet vericiydi.Düştüm, düştüm ve sonra yere çarpınca uyandım.."
Çocuğa tekrar bir düşüş rüyası gördüğü takdirde ne yapması gerektiği anlatılır.
"Bu tür rüyalar fevkalade imkanlar sağlarlar.Bir kere orada derinliğin iyi ruhları vardır.Onlar aşağıda seni beklerler ve yere yumuşak bir şekilde inmeni sağlarlar.Onlar seni tanımak,sana imparatorluklarını göstermek ve sana hediyeler vermek isterler.Fakat sen bambaşka bir şey de yapabilirsin. Bu düşüşten,süzülme uçuşuna geçebilirsin, sanki uçan bir sincap veya uçan bir kurbağa gibi;yapacağın tek şey çok uzaklara doğru süzülmektir, nereye istersen."

Bu ise ,bir Senoi çocuğuna aşılanan ikinci ana düşünce oluyor:Bir ruyanın negatif yanını pozitife çevirmek ve zevkli hale getirmek.
Senoi rüya manipulasyonunun üçüncü ana kuralına geldik.Bunun amacı ,rüya görenin yaratıcılığını geliştirmek ve aynı zamanda topluluk ile olan bağlarını kuvvetlendirmektir. Kişiden,rüyaları aracılığıyla sadece hatıralar değil,başkalarıyla paylaşabileceği hediyeler istenir.Geceden gündüze getirilebilecek ve arkadaşlarla paylaşılabilecek bir hediye ne olabilir?Bu bir şiir veya şarkı,bir dans,bir dizayn,bir resim,bir fikir ya da bir problemin çözümü olabilir.

Senoi yaşantısı ilkeldir.Onlar için herşey bir ruha sahiptir.Bir Senoi için ,rüyasında bir varlıkla karşılastığında bunun gercek bir ruh varlığı mı yoksa kendi tahayyül gücünün yarattığı bir şekil olduğunun hiç bir önemi yoktur.Önemli olan,onun bu karşılaşmada ne yapacağıdır.
Rüya gören ile rüya varlığı arasında yakın bir bağlantı oluşursa,o zaman rüya gören kişi, onun "rehberi" olmasını ister.Her Senoinin rehberi(leri) vardır.Fakat bu rüya rehberleri, rüya görene göre üstün sayılmazlar, aksine onların çocukları olarak nitelendirilir.

Toplantı odasında rüya görüşmelerinde rüya hediyeleri sunulur,görüşler belirtilir ve eleştiriler yapılır.Çalışma grupları oluştururlar. Bunlar herhangi bir rüya objesini ele alırlar ve gün boyu bunu gerçekleştirmek için çalışırlar.

Tekrar bir rüya kuralına dönelim:
Bir rüya düşmanı karşısnda hiç bir zaman geri çekilmek,aksine onunla savaşmak ve eğer gerekli ise onu öldürmek çocukların bu duygu ile yetiştirilmeleri sakıncali değil midir? Bu onların gündüzleri de saldırgan bir tutum içine girmelerine neden olmaz mı?
Senoiler bilir ki,düşmanca veya tehdit edici bir rüya figuru,örneğin, kötü niyetli kaplan,genellikle rüya görenin kendi korkusu ve kendi saldırganlığından kaynaklanan bir yaratıktır.Bu nedenle,rüya düşmanını yenmek demek,kendini yenmek ve iç dünyasında korku ve saldırganlık düğümlerini çözmek demektir.

Normal şartlarda batıli insanın rüya hayatı değişmezken, bir Senoi bunu geliştirir ve bu öğretim çok sistematik bir şekilde devam eder.İlk olarak çocuk nesneler ve hayvanlar üzerinde kontrol kazanmayı öğrenir, sonra bunlarla aynı seviyede olduğunu hissettiği şekiller ve en son olarak da otoriter şahıslar ve Tanrılar gelir. Bu ,başka şifa öğretilerinde ve C.C.Jung'un analitik psikolojisinde gelişmenin hedefi olan kişilik'te amaçlandığı gibi,ruhsal güçlerin uyum surecidir.

Yaptıkları araştırmalar sonucunda Senoi halkını tanımış olan arastırmacılar, literetürde, Senoiden daha barışsever ve demokratik bir başka halkın tanınmadığı görüşünde hemfikirdirler.

Kaynak: Uykudaki Bilgelik Rüyalar

alıntıdır...

Uçan balıklar uçar mı?

Aşağı yukarı 100 tür balık "Uçan Balık" tanımına giriyorlar ama hiçbirisi gerçekten uçamıyor. Bu balıkların göğüslerinde kanatlara benzeyen yüzgeçler var bu sayede yüz metreden daha fazla bir mesafede suyun üstünde kayabiliyorlar. Bazen kazayla teknelerin üstüne iniş yaptıkları bile görülüyor sıçramalarının nedeni büyük balıklardan, bilhassa balinalardan kaçmak.

Güveler giysileri yerler...

Giyimleri ve başka maddeleri yiyen 6 çeşit güve var ama bunlar hepsini yemiyorlar. Ama inanılmaz derecede çok yumurtluyorlar ve bu yumurtalardan kurtlar çıkıyor. işte bu kurtlar hiç doymadan yün, halı ve koltuk kumaşlarını yiyorlar. Böyle bir kurtun ortalama ne kadar yiyebileceğini öğrenmek imkansız, çünkü ne kadar süre kurt olarak kalacağına bağlı.

Ahtapotlar çok tehlikelidir;

Bir ahtapotun insanı kollarıyla sarıp öldürebileceği saçma bir inançtan başka birşey değil. Ara sıra yüzücüler bir ahtapotun kolları tarafından yakalanıyorlar ama birine gerçekten kötü birşeyin olduğu çok ender görülen bir olay. Londra Hayvanat Bahçesi´ndeki akvaryumun eski müdürü olan E. G. Boulenger bize bir ahtapotun kafasını veya vücudunu sıkıştırdığınız anda tutuşunu azaltığını elde edebileceğinizi söyledi. Derin deniz ahtapotunun (örneğin Alaska´da bulunan) bir kolunun uzunluğu 9 metreye varabiliyor. Ama genelde daha küçük oluyorlar, örneğin Sri Lanka´nın kıyısında bulunan bir ahtapot 5 cm. büyüklüğünde. Pasifik´de bulunan mavi desenli ahtapotun ısırması tehlikeli olabilir. Ama diğer ahtapotların ısırmaları ufak bir kabarma haricinde hiç bir zarar vermez.

Gök gürlemesi sütü ekşitir;

Gök gürlemesi havanın titreşmesidir ve kesinlikle sütü etkilemez. Fırtınalı havalarda sütün ekşimesine neden olan şey, sütün içindeki şekeri laktik asite çeviren bir mikrobun oluşmasıdır. Bu mikrop nemli havalarda iyi gelişir ve bu nemli hava bilhassa yaz fırtınalarında görülür. Bu nedenle de kış fırtınalarında süt pek ekşimez.

Suda çırpınmak köpek balıklarını korkutur;

Bir köpek balığının gövdesine bakarsanız başından sonuna kadar bir sinir sistemininin varlığını fark edersiniz. Bu sistem suyun içinde uzun mesafelerde olan titremeleri bile hissedebilir. Bir köpek balığı için suyun içindeki her türlü çırpınma hareketi, yaralı veya sakat bir yaratığın var olduğu demektir ve böylece ona göre bu hareket basit bir hedef olur. Fransız su altı uzmanı JacquesYves Cousteau çırpınmanın köpek balıklarını korkutmadığını söylüyor. Ona göre en iyi korunma dikkatli hareketler, yavaş yüzmek ve ani hareketler yapmamaktır. Köpek balıkları 1.5-2 km. ve fazlası içersinde kan kokusunu da alabiliyorlar. Çoğu balığın koku alma yetenekleri çok kuvvetlidir ama köpek balığı bir istisnadır çünkü beyninin büyük bir parçası sadece bu yönde işler. Burnunun her iki tarafındaki iki organ o kadar duyarlıdır ki, balık kendini takip ettiği ize göre yönetebilir. Sağında veya solunda kokuların azalması veya fazlalaşmasına göre yolunu değiştirebilir. Yani aynen bir uçağın radyo sinyallerini takip etmesi gibi. Böylece bir köpek balığının hedefi şaşmaz bir noktaya dönüşür aynen bilgisayarla programlanmış bir roket gibi...

Yılanlar avlarını hipnoz ederler ve müzik ile oynatılabilirler;

Bazı hayvanların yılan gördükleri an korktukları veya donup kalmalarına rağmen zoologlar hipnoz edemediklerinden eminler. Belki bu saçmalığı başlatan yılanların kur dansı olmuştur. Bu dansta yılanlar ritme göre vücutlarını bir taraftan öbür tarafa sallıyorlar. Öbür yandan yılan oynatmak gerçekten bir tür hipnozdur ama burada yılan hipnoz edilir. Yılanlar çok az duyabiliyorlar ve böylece sadece çok düşük frekansdaki sesleri sezebiliyorlar. Bu nedenle oynatanın flütüne göre hareket etmeleri pek inandırıcı değildir. Hindistanlı yılan oynatanların genelde kullandıkları Kobralar oynatanın ayak hareketlerine, sopa ile sepete vurmalarına veya vücudunun ya da flütün sallanmasına göre hareket ediyorlar. Birmanyalı yılan oynatıcıları ise genelde ritme göre sallanma hareketleri yapıyorlar ve böylece yılanlar onla*rı benzer hareketlerle taklit ediyorlar. Yılanın sallanması sadece fiziksel bir olay. Onu vücudunun üst kısmını yerden yükseltebilmek için yapıyor. Sallanmayı kestiği an yere düşüyor.

Fareler batan gemileri önce terk ederler;

Fareler batan gemileri terk etmezler, ama yaşadıkları yer su ile dolduğu an orayı terk ederler. Batan bir gemiden sürü halinde kaçan fareler belki denizcilerde bu kuşkuyu uyandırmıştır veya belki gerçekten fareler insanlara nazaran doğal sarsıntılarına veya sıva değişikliklerine karşı daha duyarlıdırlar. Belki bu nedenle farelerin yıkılmak üzeri olan evleri terk etmeleri inancında biraz da gerçek payı olabilir.

Devekuşları kafalarını kuma gömerler;

Devekuşları hakkındaki en büyük söylenti düşmanları tarafından görülmemeleri için kafalarını kuma gömmeleridir. Uzmanlar bunun tamamiyle bir efsane olduğunu söylüyorlar. Güney Afrika´da sadece tüyleri için devekuşu yetiştirilen çiftlikte yaşamış olan, Allan Pocock 80 sene boyunca, hiç böyle bir olay görmedi. Kafasını kuma gömmeye hiç bir deve kuşu teşebbüs bile etmemişti. Devekuşları belirli sesler duyabilmek için kafalarını yere doğru indiriyorlar ya da bazen boyun kaslarını rahatlatmak istiyorlar. Çalıların aralarına kafalarını soktukları da görülmüştür ama hiç bir zaman kuma sokmazlar. Çünkü bunu yaparlarsa boğulurlar.

Goriller vahşi hayvanlardır;

Gorillerin vahşi oldukları inancı görünüşlerinden kaynaklanıyar. Bu inanç 19. yüzyılda başlatıldı ve hikayelerde devam ettirildi. Görünümlerine karşın ova ve dağ gorilleri sakin ve barışsever hayvanlardır. Amerikalı bilim adamı George Schaller aylarca gorilleri izledi. Anlatıklarına göre hay*vanlar çok çekingendiler ve bir insanla karşılaştıkları an genelde kaçıyorlardı. Çocuklarını koruma amacıyla insanları ısırdıkları doğrudur ama gorilin insanı ezerek öldürdüğü daha görülmemiştir. 1933 yılında çevirilmiş olan "King Kong" adlı film gorillerin vahşi olduğu efsanesine katkıda bulundu.

Kuğular ölmeden önce şarkı söylerler;

Normalde sesleri çıkmayan kuğuların ölmeden önce şarkı söyledikleri bilhassa şairler tarafından çok sevilen bir söylentidir. Eski Yunanlılar kuğuların Apollon´un yaratıkları olduklarına inanıyorlardı ve Apollon müziğin tanrısıydı. Plato´nun "Phaedo" sunda, Sokrates kuğuların üzüntüden veya mutsuzluktan şarkı söylemediklerini, bunu Apollo´dan esinlendikleri için yaptıklarını söylüyor. İzlanda´daki ıslık çalan kuğu, müziğe benzeyen belirli sesler çıkarabiliyor ama bunu öbür kuğu türleri yapamıyorlar. Ama İzlanda kuğusunun bu sesi çıkarmasının ölümle hiç bir ilgisi yok. Kuzey Yarıküre´deki kuğular sinirlenince veya yavrularını koruyunca bir ses çıkarabiliyorler ama bu genelde saldıracağına ait bir belirti. Seslerinin olmadığı zaten isimlerinden bellidir, çünkü onlara genelde "sessiz kuğular" denir.

Fareler peyniri her şeyden çok severler;

Kemiren hayvanları araştıran deneylerde bir fareyi yakalamak için peynirin en iyi yem olmadığı anlaşıldı. Amerikalı bir fare yok edicisi olan Edward Batzner genelde limonlu tatlılar kullanıyor. Bu ona iki avantaj sağlıyor; ilki limon yapıştırıcı bir madde olduğu için fareyi tutuyor, ikincisi de tatlı olması. Tatlı, bir fare için peynirden daha iyi bir yem. Böyle genellemeleri başka hayvanlara yapmak da saçma. Örneğin köpeklerin en çok et sevdikleri, ya da bütün kedilerin balık yemeleri gibi. Herhangi bir yaratığın tercih ettiği şeyler büyüdüğü ve alıştığı şeylerdir.

Develer hörgüçlerinde su taşırlar;

Devenin hörgücünde yağ vardır ve bu yağ onu yemek bulamadığı zamanlarda bir hafta ile on gün arası idare edebilir. Tabii ki bu yağı hazmedebilmesi için belirli bir miktarda su üretir ama bunu hörgüçlerinde depolamaz.

Oklu kirpiler,dikenleri ile ateş ederler;

Bir koruma mekanizması olarak oklu kirpinin dikenleri çok işe yarar. Caydırma etkisi dışında dikenlerde pislik ve mikrop vardır ve ciddi enfeksyonlara yol açabilir. Dikenlerin tüylü olmaları yaralananların onları çıkartmasını daha da zorlaştırır. Ama oklu kirpide dikenleriyle ateş edebilen bir sistem yoktur. Yine de bir oklu kirpinin 18.000´den fazla dikeni vardır. Bunları çıkartınca çok tehlikeli olabilir.

Paslı bir çivi tetanosa neden olur;

"Lockjaw" ya da tetanos "Clostridium tetani" adlı bir mikroptan ortaya çıkan bir enfeksyon hastalığıdır. Bir paslı çiviyle oluşmuş olan bir yara tetanosa neden olamaz çünkü ne maden ne de çivi zehirli değildirler. Ama pis bir çivi tetanos üreten bir organizma ile kirlendiyse çok tehikeli oabilir. Bu bilhassa bahçe için kullanılan aletlerde geçerlidir çünkü onlar bu organizmayı topraktan kapabilirler.

Boğulan bir adam üç kere batıp çıkar;

Boğulan bir insanın ölmeden önce üç kere su üstüne çıktığı iddia edilir. Bu gerçek değildir. Suda paniğe kapılan bir insan batıp çıkar ve her seferinde çiğerlerine su girer. Bunun sayısı belli değildir ve sonunda boğulmaktan ölür.
Ölen bir insan tüm yaşamını bir film şeridi gibi görür; Şairleri ve roman yazarlarını bir insanın ölmeden önce yaşamlarını bir film şeridi gibi önlerinde gördükleri fikrini yaydıkları için ayıplamak gerekir. Bunu onaylayabilmek için hiç kimse mezardan daha geri dönmedi ama bir sürü kişi ölüm sandıkları şeyden son anda geriye döndüler ve onlar kesinlikle bu fikre karşı çıkıyorlar ve zaten ölmemişlerdi.

Kıllı erkekler daha güçlüdür;

Delilah saçlarını kestiği an Samson bütün gücünü kaybetmişti. Bu çok güzel bir hikayedir ve bu yüzden bir erkeğin gücünün ve mertliğinin kıllarıyla ilgisi olduğuna inanılıyor. Bu bir efsaneden başka birşey değil. Vücuttan ayrıldıktan sonra kıllar ölüdür, bunun sahibinin gücünle hiç bir ilgisi olamaz. Saçın ve kelliğin soya çekimle, hormonlarla ve yaşla ilgisi vardır. 20 erkekten birinin saçları yirmibirinci doğumgününden önce azalmaya başlar. 6 erkekten biri eninde sonunda kel olacaktır. Bu olay, soya bağlıdır ve güçle hiçbir ilgisi yoktur.

Hipnoz edilebilen insanlar zayıf karakterlidirler;

Zayıf ve uysal insanlar en zor hipnoz edilebilen kişilerdir. En uygun kişiler düşüncelerini bir noktaya tamamıyla verebilen zeki insanlardır. Bunu yapabilenler zaten akıllıdırlar. Başka yanlış bir düşünce insanların istemeden hipnoz edilebilmeleridir. İsteksiz ve yardımsız hipnoz olmaz. Bir insanı hipnoz altında normal hayatında yapmıyacağı şeylere zorlamak veya karakterine aykırı olan şeyleri yaptırmak da olanaksızdır.

alıntıdır...